ÜRÜNLER
HABERLER
Site içi arama:
Yeniliklerden haberdar olmak için lütfen kaydolun.
Email:
Ekle   Çıkar  

 

Enerji Ticaretinde Türkiye’nin Yeri ve Önemi

Enerji arz güvenliğinin sağlanması ve küresel iklim değişikliği ile mücadele zorunluluğu, ülkeleri geniş kapsamlı bir konu ve bütüncül bir piyasa ile karşı karşıya bırakıyor. Türkiye’nin enerji vizyonunu en iyi şekilde çizebilmesi için, küresel düzlemdeki gelişmeleri çok yakından takip etmesi gerekmektedir.

 

Gelişmekte olan ülkemizin enerji talebi artma eğilimindedir. Uluslararası Enerji Ajansı projeksiyonları gelecek 25 yıl içerisinde dünya enerji tüketiminin %60’ın üzerinde artacağını öngörmektedir. Türkiye’de ise enerji tüketiminin, 2020 yılına kadar, dünya ortalamasının üzerinde artacağı tahmin edilmektedir.

 

İçinde bulunduğumuz dönemde, neredeyse her türlü sanayinin, her çeşit üretim kolunun en önemli girdisi olan enerjinin arz güvenliğinin sağlanması ve ekonomik istikrarın sürdürülebilmesi için dünyanın ekonomik bölgeleri birbirlerine bağımlıdırlar. Sektörlerin rekabet gücünü artırabilmek için, kaliteli enerjinin, uygun fiyattan temin edilebilmesi ve verimli kullanılabilmesi gerekmektedir.

 

Birincil enerjide arz güvenliğinin sağlanması ise, enerji kaynaklarının çeşitlendirilmesi ile mümkündür. Türkiye’de birincil enerji kaynaklarında çeşitlilik henüz istenilen ölçüde sağlanamamıştır. Ülkenin enerji kaynakları arasında belirli bir dengenin gözetilmesi gerekmektedir. Bu bağlamda Türkiye, enerjisinin %33’ünü petrolden, %28’ini kömürden, %29’unu doğalgazdan ve %10’unu da yenilenebilir kaynaklardan sağlamaktadır. 2013 yılında doğalgazın payının %37’ye ulaşması ve petrolü geçmesi beklenmektedir.

 

Türkiye petrol ve doğalgaz enerji kaynakları bakımından sınırlı ve ithalatçı bir ülkedir. 2006 yılında enerji tüketiminin %70’inden fazlasını ithalat ile karşılamıştır. Kaynak ve ülke çeşitlendirmesi bakımından Türkiye, 2006 yılında ithal ettiği doğalgazın %64’ünü Rusya’dan, %19’unu ise İran’dan tedarik etmiştir.

 

Tek kaynağa bağımlılık, enerjinin her çeşidinde hem ekonomik, hem de siyasi risk unsuru barındırmaktadır. Bu durumun etkileri hem 2006 yılı, hem de 2009 yılında Rusya ile Ukrayna arasında yaşanan krizde bir kere daha ortaya çıkmıştır.

 

Avrupa Birliği’nin, Türkiye kadar derin olmasa da benzer sıkıntıları bulunmaktadır. AB enerji ihtiyacının yaklaşık %50’sinde dışa bağımlıdır ve bu rakamın 2020 yılına kadar %70’e ulaşması beklenmektedir. AB ülkelerine ihraç edilen doğalgaz ve petrolün %25’i Rusya Federasyonu’ndan gelmektedir.

 

Orta Doğu’nun AB enerji arzındaki payı ise %45’tir. Dünya petrol ve doğalgazının %70’i Türkiye’yi çevreleyen Ortadoğu, Kafkasya ve Rusya bölgesindedir. Gerek konumu, gerekse iç enerji talebi nedeniyle Türkiye, Avrupa’ya transit taşımalar için ideal bir aday durumundadır.

 

• Kaynak ülkelerinin çeşitlendirilmesi: Irak, İran ve Rusya Federasyonu gibi petrol ve doğalgaz kaynak ülkelerine yakınlığı ile Türkiye enerji transiti için en uygun adaydır.

 

• Güzergâh çeşitlendirilmesi: Ukrayna ile Rusya Federasyonu arasında gerginlik 2006 ve 2009 yıllarında hem Avrupa Birliği’ne, hem de Türkiye’ye doğalgaz akışını durdurmuştur. Yaşanan doğalgaz kesintileri, enerjide arz güvenliğinin sağlanması için güzergâh çeşitlendirmesinin, kaynak ülkeleri çeşitlendirmek kadar önemli olduğunu göstermiştir.

 

Türkiye, bu coğrafi konumundan yararlanarak uluslararası enerji arenasında daha etkin bir rol alarak, istediği projeleri gerçekleştirdiği takdirde hem kendi arz güvenliğini sağlayacak, hem de AB’nin kendi içerisinde arz güvenliğini sağlamasına yardımcı olacaktır.

 

2000-2010 dönemi boyunca dünya enerji piyasalarında hareketli bir süreç yaşanmıştır. Hızla büyüyen pazar ve artan tüketim talebini göz önüne aldığımızda, çok oyuncu arasında bağımsız ve rakip olabilecek projelerin oluşturulması aşamasında da yoğun rekabet yaşandığı görülmektedir. Her ne kadar Nabucco, ITGI Poseidon ve Trans-Adriyatik gibi projelerin birbirinin rakibi olmadığı dillendirilmiş olsa da, AB’nin talep kapasitesi ve diğer kaynaklara olan ihtiyacı göz önünde bulundurulduğunda,bu projelerin hepsinin uygulanabilir olmadığı da aşikârdır. Bu çerçevede Türkiye, üzerinden geçen boru hattı ALTERNATİFLERİNİN (kendi şartlarına uygun bir şekilde) gerçekleştirilmesi için üzerine düşeni yapmalıdır.

 

Diğer yandan Türkiye’nin dünya enerji ticaretindeki önemi sadece birincil enerji kaynağı olan petrol ve doğalgazdan oluşmamaktadır. Elektrik enerjisinde de Türkiye’nin bölge ticaretinde büyük öneme sahip olduğu görülmektedir.

 

Türkiye’de, 2000-2010 döneminde enterkoneksiyon sistemi projesi gelişmeye başlamıştır. Bu bağlamda, Avrupa Elektrik Şebekesi’ne (UCTE) yönelik çalışmalar 18 Ekim 2010 itibarı ile tamamlanmıştır. Bu projenin tamamlanmasıyla birlikte Türkiye’nin elektrik üretim kapasitesinin Avrupa ile entegre hale gelmesi ve ortak bir elektrik ticaret sisteminin oluşturulması beklenmektedir. Bu süreç Türkiye’nin elektrik ticaretinde önemli bir rol oynamasını sağlayacaktır. Bu entegrasyon ise ancak ve ancak Türkiye enerji piyasalarının serbestleşmesi ile mümkün olacaktır. Avrupa Enerji politikası arz güvenliğinin sağlanmasında ve enerjinin rekabetçi fiyatlardan temininde; ulusal kamu idaresinin piyasadaki hâkimiyetinin azaltılmasını, otomatik fiyatlandırma mekanizmasının etkin bir şekilde çalışması ve piyasada şeffaflığın sağlanmasını öngörmektedir. Bu çerçevede, elektrik sektöründe de rekabeti öngören, gerekli düzenlemeleri yapılmış, işleyen bir piyasa yapısının oluşturulması şarttır. Ayrıca, bu sürecin işlerlik kazanması için ikili anlaşmalar piyasasının oluşturulması da gereklidir. Sektörlerimizin, enerjiye rekabetçi fiyatlardan ve sürekli olarak erişimi için liberalizasyon süreci hız kesmemelidir.

 

2006 yılında yürürlüğe giren dengeleme ve uzlaştırma sistemini piyasanın arz güvenliğini sağlayacak yatırımların, kamuya yük getirmeksizin gerçekleşebilmesi ve büyük ölçüde, şeffaf, güvenilir ve fiyatın maliyetlere dayalı olarak arz-talep dengesine göre oluştuğu bir piyasanın tesis edilmesi için bir ilk adımdı.

 

Bunun devamı olarak gün öncesi ve vadeli işlemler piyasalarının ve bunların gerekliliği olarak öne çıkan ikili anlaşmalar piyasası modelinin tesis edilmesi gerekmektedir. Bu, özellikle üreticiler açısından öngörülebilir ve şeffaf bir piyasanın oluşturulması ve gerekli yatırım kararlarının daha sağlıklı bir şekilde alınabilmesi için bir zemin oluşturacaktır.

Ali Kibar / TÜSİAD Yönetim Kurulu Üyesi

TURKTRADE / Durum Dergisi / Aralık 2010

BU BÖLÜMDEKİ DİĞER BAZI BAŞLIKLAR